Dava kazanıldı, Esra Işık'ın savunması ortaya çıktı: “Savunmasını vatan savunması gibi yaptı”
Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkizköy Akbelen’de acele kamulaştırılan tarlalarını korumak için direnen ve keşfe gelen bilirkişi heyetine hakaret edip görevi yaptırmama suçlarından 37 gündür İzmir Şakran Cezaevi’nde tutuklu bulunan 25 yaşındaki Esra Işık’ın, 27 Nisan tarihinde Milas 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen ve tutukluluğuna devam kararı verilen duruşmada yaptığı savunma ortaya çıktı.
Esra Işık’ı duruşmada avukatları Arif Ali Cangı, İpek Sarıca ve Ramazan Akkaya temsil etti.
Duruşmada Esra Işık savunmasını kendisi yaptı ve şunları söyledi:
Hakim, Esra Işık’a bilirkişi heyetine yönelik “Sizi rahat, size rahat uyku uyutmayacağız, size cehennemi yaşatacağız, siz rahat yatamayacaksınız” dediğini, bir de “Ahlaksızlar, utanmazlar, alçaklık bu, alçaklık, alçaksınız hepiniz, alçaksınız. Bu ülkede alçak olacaksın, hırsız olacaksın” şeklinde sözler söylediğini belirterek savunmasını istedi.
Esra Işık, hakimin sorusuna “Savunmamı kendim yapacağım” diyerek başladı.
“Yani ben; evi, ağaçları, toprağı, köyü, çocukluğu, geçmişi elinden alınmak üzere olan, bunları kaybetmek üzere olan bir köylü kızıyım aslında. İkizköylüyüm. Bir acele kamulaştırma kararı çıktı 10 Ocak 2026 tarihinde. Bu acele kamulaştırma kararıyla benim de ailemin, benim de arazilerimin, zeytinlerimin, evimin olduğu yüzlerce dönüm tarım arazisi, yerleşim yeri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ben yerinden yurdundan edilmek zorunda kalan, kalacak olan binlerce köylüden sadece bir tanesiyim.
Bunun için aslında bu bizim ilk yerinden yurdun edilme hikayemiz değil. Ben aslında, benim üç kuşağım da yerinden yurdun edilmiş ailelerden oluşuyor. Benim anneannemin köyü Sekköy, dedemin köyü Karacaağaç, babamın köyü Işıkdere; bunların hepsi kömür madeni yüzünden yok edildi. Her şeyimizi oralarda kaybettik ve aslında bu kayıplarımızdan yola çıkarak, acılarımızdan yola çıkarak bir mücadeleye başladık 2019 yılında.
Bu mücadelede en başta hep şunu istedik; biz çok acı çektik, biz çok acı yaşadık. Bizim gibi başkaları, başka köylüler de acılar yaşamasın istedik. 2019 yılında maalesef bize kalan son topraklarımız, son tarım arazilerimiz, geçmişimize dair son kalıntılara da göz dikildi.”
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
KOCA NİNEMİN MEZARINDAN KEMİKLERİNİ KENDİ ELLERİMLE TAŞIMAK ZORUNDA KALDIM…
Esra Işık savunmasına şu sözlerle devam etti:
“Ben Işıkdere Mahallesi yok edilirken 17-18 yaşlarındaydım ve oradaki yıkımın da tanığıyım aynı zamanda. Evlerimizin, zeytin ağaçlarımızın nasıl talan edilişini izleyen bir gençtim. Koca ninemizin mezarı vardı, onun mezarını kendi ellerimizle açıp, kemiklerini kendi ellerimizle taşımak zorunda kaldık. Bu acılarla yoğrulduk ve aslında topraklarımızı savunma mücadelesine bu şekilde başladık. Maalesef geldiğimiz noktada acele kamulaştırma kararı sonrasında her şeyimiz yeniden elimizden alınma tehlikesiyle karşı karşıya.
Biz 2019’da yola başladığımızda hep hukuk mücadelesini seçtik. Hep önce adalete başvurduk, önce yasal yollarımızı kullanmak istedik, önce mahkemelerden medet umduk, mahkemelere başvurduk ve o günden bu yana hâlâ da aynı şeyi yapıyoruz. Hâlâ daha en önce davalarımızı açıyoruz, mahkemelerden bir adalet bekliyoruz ve bugüne kadar onlarca duruşmaya girdik, onlarca kez köyümüzde keşifler yapıldı ve biz hep gelen mahkeme ve bilirkişi heyetlerini saygıyla karşıladık, günlerce heyecanla onlar için hazırlık yaptık. Hatta köylü kadınlarımız, işte onların alamayacaklarını bilmediği zamanlarda, usulen alamayacaklarını bilmediği zamanlarda böreklerle, yemeklerle, tatlılarla hazırlık yaparlardı. Çünkü bizim için mahkemenin anlamı budur, mahkemeye verilen önem budur, mahkemeye karşı bakış açısı budur.
MAHKEME VE BİLİRKİŞİ HEYETLERİNE HEP SAYGILI OLDUK, ASLA DEVLETİMİZE KARŞI GELMEDİK
Işık savunmasında ayrıca:
“Ben kendi köylülerimden de, atalarımdan da bunu gördüm, bunu bildim. Bugüne kadar sırf bu keşiflerde tatsızlık yaşanmasın diye, kalabalık olduğumuz zamanlar oldu ama onlarda bile her zaman hiçbir tatsızlık yaşanmasın, yanlışlıkla bir saygısızlık olmasın, insanın acısı vardır, derdi çoktur, ağzından yanlış bir şey çıkmasın diye biz hep çabalayan taraf olduk.
Köylüler olarak kendi aramızda tertip komiteleri kurduk. Bu tertip komitelerinin içinde 18-19 yaşından beri bulunan bir insanım. Bir saygısızlık yaşanmasın, herhangi bir tartışma yaşanmasın, herhangi bir sorun olmasın diye çaba gösteren bir insanım aslında.
Olay günü de aynı şekilde bizim temel niyetimiz, daha önceki keşiflerde, duruşmalarda da yaşadığımız gibi aslında sadece derdimizi anlatmaktı, derdimizi paylaşmak, birebir iletişim kurmak, bilirkişi heyetiyle tanışmak, açtığımız davalardan haberdar etmek, onlarla ilgili bilgi vermek gibi niyetimiz vardı. Daha önce bütün bilirkişi keşiflerini de bu şekilde geçirdik. Sorunsuz, sıkıntısız, hiçbir saygısızlık, hiçbir olay ve sorun yaşanmadan.
Olay günü sabahında biz acele kamulaştırma davalarıyla ilgili asliye hukuk mahkemelerinde başlayan dosyalarla ilgili keşiflerin başladığını öğrendik. Daha sonra köylülerle birlikte, daha önceki keşiflerde de yaptığımız gibi, biz 7 senedir hep mahkeme heyetini köyün girişinde, yolda bekleyerek karşıladık. Yine aynı şekilde köyümüzün yolunda bekleyelim mahkeme heyetini dedik. Köylülerle beraber toplandık.
Niyetimiz gelen mahkeme ve bilirkişi heyetini aslında karşılamak, birebir tanışmak, açtığımız davalarımızdan bahsetmek, eğer keşif yapılacaksa bunları zapta geçirmelerini rica etmek, derdimizi anlatmaktı. Şuna inanıyorduk; bizi görürler, bizi anlarlar, bizi köylüleri önceleyerek hareket ederler, belki bir ara yol bulunur ya da yapılacak keşifler buna göre daha hassas, daha özenli yapılır. Sadece tek isteğimiz, amacımız buydu.
Ardından bütün gün köy yolunda yemeden içmeden akşama kadar bekledik. Saat 5’e kadar bekleme kararı aldık. Hangi saatte nerede olacaklarını bilmiyorduk. Eğer o gün içerisinde gelirlerse birebir görüşürüz diye bekledik. 5’i mesai bitimi saati olarak düşündük, öyle tahmin ettik. Nitekim düşündüğümüz gibi Ören tarafından Milas tarafına doğru karayolunda adli bir araç geçti, resmi plakalı. Biz de bunun keşif aracı olduğunu düşündük. Zaten saat de 5’e gelmek üzereydi. Yaklaşık 15-20 dakika vardı. Biz de köylülerimizle konuşup evlere dağılma kararı aldık. Herkes kendi evine dağıldı. Biz de annemle birlikte kendi evimize gittik.
Ardından biraz zaman geçtikten sonra Karacahisar köyünden anneme bir telefon geldi. Karacahisar bizim komşu köyümüz oluyor. O köyde Halil Sallı isminde bir abimiz var. Annemi arayarak Karacahisar’da köylülerin dilinde Ezibelen olarak geçen bir mevki olduğunu söyledi. Bizim köyümüzdeki bazı kişilerin de oralarda arazileri var. Bu araziler de aynı şekilde acele kamulaştırma içinde ve bunlar için de dava açıldı. Bizim köyümüzden aza Mustafa Yıldırım var. Onun arazisinin olduğu yerde bir jandarma ve araç gördüğünü, şüphelendiğini söyledi.
Ardından biz de köyümüzün diğer azası olan Halil İbrahim ağabeyimize haber verdik. Gidip bakması, teyit etmesi için. Gidip bakıp teyit edince biz de Mustafa abiye haber verip beraber onun arabasıyla jandarmanın olduğu yere gittik.
Jandarmanın olduğu yere gittikten sonra etrafta hiç kimse yoktu jandarmalardan başka. ‘Burada keşif mi var?’ diye sorduk. Jandarma ilk başta ‘Hayır yok’ dedi. Biz de dedik ki ‘O zaman eğer burada bir keşif, herhangi bir şey yoksa siz burada ne yapıyorsunuz? Yani zeytinliklerle dolu, tarlalarla dolu bir yer, siz burada ne yapıyorsunuz, ne işiniz var?’ Biraz sorularımızla üstüne gittikten sonra bu sefer ‘Var’ dediler.
Biz de ‘Neden bunu bizden saklıyorsunuz? Böyle bir şey varsa biz sadece görüşmek istiyoruz. Kendi derdimizi anlatmak istiyoruz. Hani neden böyle yapıyorsunuz?’ dedik.
Etrafta keşif heyeti görünmüyordu. Bu talebimizi jandarmalara ilettik ama jandarmalar bizi görmezden geldi.”
KÖYLÜLERE YALAN SÖYLENDİ, GÖRMEZDEN GELİNDİK
Işık savunmasını şu sözlerle sürdürdü:
“Yani sanki görünmezdik onların gözünde. Hiçbir şekilde ne bir cevap verdiler ne bir şey söylediler. Sadece sustular. Niye yalan söylediklerini de algılayamadık, niye sessiz kaldıklarını da anlayamadık.
Ardından etrafta keşif heyeti göremeyince, aynı zamanda Mustafa Yıldırım’ın tarla komşusu olan Dursun Yıldırım da geldi. O sırada araçların o tarafa doğru gittiğini gördüm. Aracın resmi plakalı olmadığını ve bizim bildiğimiz adli araçlardan olmadığını fark ettim. Bu sefer beynimden vurulmuşa döndüm. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü.
Çünkü acele kamulaştırma kararından sonra henüz dava süreçleri bile başlamadan bizim topraklarımızı isteyen Yeniköy Kemerköy Enerji şirketi, çeşitli özel şirketlerle anlaşarak ya da kendi bünyesinde ikna ve araştırma heyetleri kurarak bu heyetleri sivil araçlarla ve jandarma korumasıyla köylerimize gönderdi.
Davamızı açtık. ‘Bizim arazimize gelmeyin, bir daha bizim kapımıza gelmeyin’ dememize rağmen defalarca kez herkesin yerine gittiler. Sadece evlere değil, arazilere de gittiler. Biz hep ‘Şu an hukuksuz bir şey yapıyorsunuz. Burası bizim özel mülkümüz ve sizin burada bir tespit çalışması yapmanızı istemiyoruz’ dedik.
Şirketin bize duyurduğu, bizim öğrendiğimiz kadarıyla şirket süreci hızlandırmak için kendi araştırma çalışmalarını yapıyordu. Bu aylarca devam etti. Kapımıza geldiler. Ankara’dan Çınar Mühendislik şirketinden geldiklerini söylediler. Biz önce devlet gönderiyor zannettik, kapımızı açtık. Sonra şirketin gönderdiğini anladık.
Ben de orada bunu görünce aynı şey olduğunu düşündüm. Jandarma korumasında geziyordu bu heyet. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Şirketin bizim arazilerimizde iş yaptığını düşündüm.
Jandarmaya dönüp ‘Bu araç resmi plakalı değil, adliye aracı değil, siz yine şirket heyetiyle mi geldiniz?’ diye sorduk ama yine cevap vermediler.
Ben de çok öfkelendim. ‘Burası şirketin çiftliği mi? Şirket bunu nasıl yapar? Kimden izin almış bu tarlalara girmek için?’ diye tepki gösterdim.
Bunun üzerine jandarma açıklama yapmak yerine araçlara binip uzaklaştı. Ben de ‘Bunlar kesin şirket’ diye düşündüm. Çünkü biz haksız olsak jandarma bizden kaçmazdı diye düşündüm.
Daha sonra araçların arkasından gittik. Köy yolundan başka bir yere saptıklarını gördük. Evlerin olduğu bir yerde telle çevrili bir alanda insanların olduğunu gördüm. Arazi sahibinin kim olduğunu sorduk. Sait isimli bir kişinin annesi Meral Baştaş’ın arazisi olduğunu öğrendik. Hemen kendisini aradım. Bilgisinin olmadığını söyledi. O da tepki gösterdi.
Ben de o noktadan itibaren iplerin koptuğunu hissettim. Çünkü süreç çok hızlı ilerliyor. Her şey elimizden koparılırcasına çekiştiriliyor. 26 yaşındayım, bunca yıldır yaşamadığım acı kalmadı.
Köyümde çocukluğumun geçtiği yerde jandarma korumasında ormanın kesildiğini gördüm. Zeytinlerimizin talan edildiğini gördüm. Başımıza ne geldiyse jandarma korumasında geldi.
Anneannem geceleri uyuyamıyor, Parkinson hastası. Dedem ağzına lokma koyamıyor. Atalarımın kemiklerini taşıdım. Daha ne kadar mezarımız talan edilsin?
Ben çocukluğumun geçtiği yerde kendi ellerimle zeytin suladım. Evimizin tuğlasını ailemle birlikte taşıdım. Şimdi her şey gözümüzün içine baka baka yok ediliyor.
Benim o andan sonraki halim feryat figandı. ‘Bu nasıl bir şey?’ diyordum. Daha el koyma gerçekleşmemiş, şirket nasıl bizim arazilerimizde boy gösterisi yapabiliyor diye düşündüm ve kendimi kaybettim.
Bir saat boyunca jandarma bana bir defa bile ‘Burada mahkeme heyeti var’ demedi. Bir saatin sonunda artık şirket olduklarına emin olmuştum. ‘Bizim uykularımız kaçtı, sizin de kaçsın. Biz yemek yiyemiyoruz, siz de yiyemeyin’ diye bağırıyordum.
Daha sonra jandarma gelip ‘Böyle yapma, burada mahkeme heyeti var’ demeye başladı. Ama ben nasıl güveneyim? Başta yalan söylemişlerdi.
Ben gerçekten o gün orada bir mahkeme ve bilirkişi heyeti olduğunu bilseydim, daha önceki yıllarda nasıl saygıyla karşıladıysak yine aynı şekilde gider derdimizi anlatırdım. Bugüne kadar hep böyle yaptık.
Benim hiçbir şekilde ne bir hakaret kastım ne de engelleme kastım yoktu. Fiziksel olarak da kimseye yaklaşmadım. Kendimi kaybetmiş bir haldeydim.
Ben toprağını, memleketini, vatanını çok seven bir insanım. Bir karış toprağım için canımı bile veririm. 26 yaşındayım, bir mesleğim var ama bir hayatım yok. Çünkü geleceğim elimden alınıyor, geçmişim elimden alınıyor, kimliğim elimden alınıyor.
Benim o gün ne bir mahkeme heyetine ne bilirkişilere hakaret kastım ne de mukavemet kastım vardı. Bizim derdimiz her zaman şirketledir. Orada söylediğim her şeyi onların şirket heyeti olduğunu düşündüğüm için söyledim.
Sizden ricam; ben suçsuzum. Suçsuz yere toprağımdan daha fazla sürgün edilmek istemiyorum. Beni cezalandırmak sadece beni değil; annemi, babamı, dedemi, anneannemi, ailemi ve köylülerimi de cezalandırmak demektir. Tahliyemi ve beraatimi talep ediyorum.”
Hakim ise, “Tamam. Şimdi size bazı sorular soracağım. Öncelikle şunu sormak istiyorum; dediniz ki mahkeme heyeti olduğunu bilmiyordum, şirket yetkililerine yönelik bu sözleri söyledim…” şeklinde konuştu.





