Bugun...


Ayser Özbulut

facebook-paylas
Pandemi insanlığımızı sorgulamamıza neden oldu…
Tarih: 21-07-2020 20:32:00 Güncelleme: 21-07-2020 20:32:00


 

 

Pandemiden sonra ilk defa İstanbul’a geldim buradan da Karadeniz’e kaçmayı planlıyorum. Malum İstanbul, Ege ve Akdeniz’e taşınmışken bir İstanbul ziyareti iyi olur diye düşündüm. Zira Bodrum hızlıca kalabalıklaşmaya başladı.

Bu pandemi süreci, insanoğlunun artık biraz sakinleşmesi, sadeleşmesi gerektiğini öğretti bana. O harala gürele şehir yaşamlarından, daha doğaya, toprağa, denize, gökyüzüne yakınlaşmak gerektiğini öğrendim. Mental olarak değişmek lazım. Gittiğin yere uyum sağlamak da bunlardan bir tanesi. Sanırım İstanbulluların bir kısmı Ege ve Akdeniz kıyılarına,  bir kısmı da Anadolu’nun bereketli topraklarına attılar kendilerini. Haklılar da, yaklaşık üç ay dört duvar arasına sıkışıp kaldılar…

Büyük şehirlerden kıyılara, köylere gelen insanlar o şehirde yaşadıkları gibi yaşamaya devam ediyorlar. Oysa o şehrin dokusuna uygun yaşamak daha doğru olur diye düşünüyorum. Tatil, günlük yaşamın, iş hayatının stresinden, kargaşasından kurtulmak sakinleşmek ve dinlenmek amaçlı yapılır. Şu an Bodrum’un ne durumda olduğunu Bodrum’da yaşayanlar iyi bilir. Aslında İstanbul’u Bodrum’a getirmek yerine Bodrum’da Bodrum’u yaşamak daha keyifli. Keşke tatilciler bunun bilincinde olsa. Biz kış boyunca bu sakinliğin içerisinde sosyal mesafe kurallarına uyarak yaşamaya devam ettik. Sanırım şu anda Bodrum’da 12 ay yaşayan insanlar, şehir anlayışıyla gelen yaşamı pek fazla benimsemiyorlar ve bundan dolayı rahatsızlık duyuyorlar…

Ben hem sıcaktan hem bu kargaşadan az da olsa uzaklaşmak istedim. İstanbul’u böyle sakin görünce biraz yürüyüş yapıp insan istilasından kurtulmuş İstanbul’un tadını çıkarmak, bu keyfi ANTERHABER okuyucularıyla paylaşmak istedim.

 


 

 

 

İSTANBUL YALNIZ KALMIŞ…

Daha günün sıcaklığı düşmemişti İstanbul’un üstüne öğle saatini geçmesine rağmen. Çünkü denizden gelen rüzgâr az da olsa ferahlatıyordu. Nişantaşı sokaklarındaki sakinliği sadece ara sıra pike yapan martılar şenlendiriyordu çığlıklarıyla. Trafik o kadar durgun ki geçen araç sayısını saysan beş parmağı geçmez. Günlerden cumartesi, öğrenim yılların anısına bir Beyoğlu turu yapayım dedim. Harbiye, Taksim Beyoğlu ben yola revan…

Harbiye Orduevi’nin karşısında bir dükkânın önünde duran bir tabela ilişti gözüme. “Yaşımı hesaplarken 2020 yılını hiç hesaba katmayacağım. Sonuçta hiç kullanmadım” Hem gülümsedim önünden geçerken hem de “Ne kadar haklı” dedim içimden… 2020 yılı başından bu yana yaşadıklarımız acaba insanoğluna doğanın, evrenin bir uyarısı mı düşüncesinden vazgeçemiyorum. Bitmeyen doyumsuzluğumuz, hırsımız, vicdansızlığımız, bencilliğimiz… Bunları düşünürken tam da Gezi Parkında yürüyorum. Kocaman bir beton… Bomboş, buz gibi, sessiz…

Vay be! Gençliğimin Taksim Meydanı tam karşımda. Her şeyin başladığı, ya da bittiği yer. Sevdalıların buluşma noktası, protestoların ana merkezi. Anıtın önünde her İstanbul ziyaretçisinin bir fotoğrafı vardır mutlaka… . Güvercinlerle bana kalmış koskoca Taksim Meydanı…

Başkalaşmış, bam başka. Burası orası değil hissiyle iç geçirirken elinde bir bardak yemle bir kadın yanaştı yanıma. ”Hiç iş yok abla, güvercinlere yem vermek ister misin? Beş lira, ben de resmini çekerim. Siftah yapmadım daha” Dedi. Etrafa şöyle bir bakındım. İki yem satıcısı, sonradan satıcının oğlu olduğunu öğrendiğim güvercinlerin arasında neşeyle koşturan bir küçük çocuk, bir de ben. Başka hiç kimse yoktu. Severim kuşlarla sohbeti, yemleri gagalamaları, uçuşmalarındaki ahenk beni iyi hissettirir…

Birkaç fotoğraf ardından vedalaşma ve kestane ve mısır kokuları arasında yürürken “Taksim meydan güvercinleri kalmış “ düşüncesi ile tramvay yolundan yürümeye devam…

Bir cumartesi ve koskoca caddenin üzerinde bir sokak sanatçısı müzik yapıyor. Fakat dinleyecek elli tane insan geçmiyor caddeden. Tam Şişhaneye kadar yürüdüm. Yol boyunca özlediğim o tramvayın sesini duymayı ve süslü tramvayı görmeyi çok bekledim. Denk gelmedi, görememek ve Beyoğlu Caddesinde tramvay sesi duymadan ve görmeden yürümek de hüzünlendirdi… Üzüldüm galiba. Bir şehrin atmosferi ancak bu kadar yön değiştirebilir…

Ne garip duygular içerisindeyim, bu hüznün arasında bir ferahlık sardı bedenimi. Eskiden güruh halinde yürüyen insanların gürültüsünden kaybolan tarihi dokuların ortaya çıkması da hiç de fena olmamış açıkçası, büyüleyici görselliklerinin altında kendimi yüzyıllar öncesine gitmiş gibi hissediyorum. Sanki o kalabalığın içinde kaybolan bu yapıların bulutlarla sohbetinin büyüleyici gürültüsünü hissediyorum. O sakinliği o sessizliği bir şekilde yakıştırdım Beyoğlu’na…

Gelmişken Galata Kulesini görmeden olmaz dedim. Küp küp taşlarla bezenmiş dar sokaktan yokuş aşağı inerken sağlı sollu küçük dükkânlar da değişmiş. Eskiden antikacılar, geleneksel ürün satan dükkânlar, kahveci, lokumcu gibi küçük esnafla çevriliydi sokak. Oysa şimdi taklit ürünler satan dükkânlar, uzak doğudan ürünlerle dolu kenar köşe… Ne garip dedim içimden. Artık her şey imitasyon. İnsanlar bile sahte…

Galata Kulesinin önüne geldiğimde yapa yalnız olduğunu görmek yeniden hüzünlendirdi. Metrelerce kuyruk olurdu kapısında. En son gittiğimde bir saat kırk beş dakika beklemiştim içeri girebilmek için…

Maraş dondurma diye sesleniyordu dondurmacı, kostümünü giymiş külahla şakalaşıyordu. O an için çağırabileceği tek müşteri bendim çünkü. “Tamam, dondurma alacağım fakat bir fotoğraf çekmenizi rica edebilir miyim “ dedim. Şaşkın şaşkın yüzüme baktı. Dondurmacı kostümünün içinde sadece “Maraş Dondurma” diyecek kadar Türkçeye hâkim olduğunu fark ettim. Ne hazin, ne hüzün…

 

Ben ilk defa tanık oluyorum bu sakinliğe. Sakinlik iyidir sadeleşmek çok önemli belki. Bir çoğumuza da Pandemi süreci bu durumun kıymetini hatırlattı. Evde yaşamak, aile bireyleri ile vakit geçirmek.Gürültüden, trafikten, yoğun iş koşturmacasından biraz olsun uzaklaşmak. Kendine dönmek, yaşamın, geçen zamanın kıymetini anlamak. Ya da bahçeye doğaya yönelmek. Tarımla ilgilenmek ya da minik sebze tarlaları oluşturmak. Bir çok insan saksıda bile maydanoz soğan yetiştirerek aslında toprakla iletişimi sağlamaya çalışıyor. Ne yazık ki İstanbul’da yaşayan insanların çoğunun hobi alanları yok. Özellikle eski yerleşim yerlerinde balkonları bile minnacık bölgeyi doğal yaşamı tetikleyecek ne yapabilirler ki. Gökyüzünü bile göremeyen evlerin içinde yaşıyorlar…


Ama ürkütmüş sanırım insanları bir minicik virüs. Gözümüzle görmediğimiz, sesini duymadığımız o virüs bütün insanlığı tehdit etti. Bazen aferin diyesim geliyor insanlığın dikkatini çektiği için. Tabii ki sağlık çok önemli.Biz de o zaman korunmak için gereğini yapalım.

İstanbul Bodrum’a olduğu gibi giderken şehri ne kadar yalnız bırakmış. Bodrum’un kalabalığı İstanbul’un yalnızlığı hazin mi hüzün mü? Bu virüs acaba bize yaşam biçimimizi, insanlığımızı sorgulamamız gerektiğini hatırlatmış olabilir mi?  

Sevgi ve Dostlukla

AYSER ÖZBULUT

 



Bu yazı 378 defa okunmuştur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA

Web sitemize nasıl ulaştınız?


Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
nöbetçi eczaneler
YUKARI